Sayın Yeni Dünya, Kasaya Lütfen! (Hikaye)| M. Sadi Karademir
Kırk beş yıldır ayakta -hiç oturmadan- duran benim gibi biri için zaman oldukça anlamsız bir şekilde akıyor. Dünyaya kazık çakmadım, aksine insanlar beni vitrinlerine bir kazık gibi çaktılar.
Çok olmadı buraya geleli, olsa olsa on yıl. Ve bu on yıl da ömrü kimine göre 400 yıl, kimine göre bin yıl olarak sayılan benim gibi biri için oldukça anlamsız bir süre. Fabrikadan üryan getirdiler beni buraya. Oramı buramı da örtmedi hayvan herifler. Kadınlara biraz daha töleranslılar sanıyorum bu konuda. Benim diğer arkadaşlardan farkım var tabi, ben şu insan denen canlı varlığa onlardan çok daha fazla kafa yoruyorum. Ama derdimi anlatamıyorum kimseye. E çünkü ağzım sonsuza kadar kapalı.
184 santim bir boyum var, endamın yeteceği bir boy sanırım, kollarımda kas, göğsümde kas, karnımda kas; narin, dik, fit bir vücut. Beni on yıl önce diktiler bu mağazaya. Sağ olsun yapanlar, beni oldukça yakışıklı şekilde çizmiş, kaş göz boyası yerinden çıkmadı 45 yıldır. Rengim de beyaz, eskimeyen bir ten rengi, neyse ki o koyu sarı tenlilerden olmadım. Neme lazım, şu patron denilen, müdür denilen herifler mağaza görevlilerine emir verip bir çırpıda parçalayabilirlerdi beni. Kolum bir rafın üzerinde, başım bir gözlükle öbür rafta, kollarım koparılmış, ayaklarım parçalanmış olabilirdim, saçma bir çoraba geçirilebilirdi ayaklarım, çok şükür tek parçayım şimdilik.
Bende normal insandan farklı olarak birçok yön mevcut, 300 sene de geçse bir gram göbek bağlamam mesela. Hep aynı yerde dururum, bakışlarımı karşıya diker, üzerimdekileri göstermeye koyulurum. Önümden insanlar geçer ve onların hakkında olmadık hikâyeler uydururum kafamda. Camın önünde durup bir an içeri geçenleri ise tahminlerim çıkacak mı diye can kulağıyla dinlerim. Genellikle insan denen varlık, dönemsel değişikliklere uğrasa da beni pek yanıltmaz.
Yıl şimdi 2026. İstiklal’deki Mango’ya geldim geleli, daha bir yoğunlaştım insanların üzerine. Haftada bir imaj değiştiriyorum, insanlar tarafından daha çok ilgi göreyim diye, satış elemanları da sağ olsunlar, iki günde bir fiyat değiştiriyorlar. Liste dikdörtgen bir kağıtla ayağımın ucundaki plastik mahfazaya sıkıştırılmış.
Anons bir dakika boş bırakmıyor bizim elemanları, bak yine konuşuyor:
-Duygu hanım, Elif Hanım kasaya lütfen.
Gün ağarınca gözlerimin önündeki demir perde kalkar, insanların seyrettiğim manzara akmaya başlar böylece. Hiç uyumam ben, geceleri de gündüzleri de sadece düşünmektir bu âlemde benim payıma düşen. Sanırım insanlardan bir tek esas duruşta duran askerler anlayabiliyor beni. Onların da ayakta öylesine beklerken tek özgürlüğü kafalarında kurdukları oyunlar, sinemalar, hayaller, fanteziler.
Neyse ki ben esas duruşta durmuyorum. Kollarım hep aynı sabitlikte açık. Yanımdaki kızların da elleri ucu iki yana kalkık duruyorlar hep. Kel de olsalar kadın oldukları anlaşılsın diye sanırım. Onlarla da ancak düşünce yoluyla anlaşabiliyoruz. E onların da ağzı konuşmaya el vermiyor, diğer kadınlardan en önemli farkları da birileri kendilerine bir kez makyaj yaptıklarında onları en az beş yıl idare etmesi. Kulağa hoş geliyor değil mi, ama benim gibi onlar da evlenemiyorlar asla ve buraya çakılılar.
Karşıdaki sokağın adı İmam Adnan’mış. İmamların ve Adnanların dışında hemen herkesi görebildiğim tek sokak da burası. Geri kalan sokaklar bakış açımın dışında. İleride barlar yer alıyor, geçenlerde birini götürdüler uzun saçlı, bizim kepenklerin kapanmasına yakın, ortalıkta kurşun sesleri, çığlıklar, ambulans istekleri. Karga tulumba götürülen uzun saçlının erkek olduğunu taşırken sıyrılan belinden gördüğüm boxerdan anladım. İç çamaşırcıda çalışırken beni de giydirmişlerdi aynısından. Adam ölmüş müydü acaba, kız davası mı, sarhoş kavgası mı, hesabın çıkışmaması mı, başka bir şey mi? Kan da akıyordu kafasından. Vallahi bu insanların işi oldukça zor. Birbirlerini yemek için hiç olmadık sebepler bulabiliyor bunlar. Doğuyor, sancı çektiriyorlar, büyüyor ve onlar büyüdükçe büyüyor sancılar. Büyüyünce yaşları, ya patronları tarafından sancılar çektiriliyor, ya da diğer kötü kimseler tarafından. Bir kaza, bir kurşun, bir bıçak yarası ya da başka bir şey. Sancılı yolculuklarının sonu oluyor. Allah’tan bizim öyle bir derdimiz yok, ne kan var bedenimizde akacak, ne de sancılar. Başımızdaki tek dert peruklarımız.
Bizim üzüldüğümüzde, ağlamak için bir gözyaşımız bile yok. Her şeyi içimizden yapmaya mecburuz, göz kırpmadan karşılıyoruz olan biteni. İçimizden kızıp küfrediyoruz ama onu bile belli edemiyoruz ne yazık ki. 30, 40 yıl önceydi sanıyorum, beni fabrikadan alıp Zeytinburnu’nda bir depoya götürmüşlerdi. Yanımda benim gibi yüz tane daha var. Tıkış tıkış, herkes çıplak. Tedirgin bir bekleyiş. Neyse ki döndüm dolaştım, sonunda gözümün gönlümün açılacağı bu yere geldim. Yoksa çekilmezdi doğrusu.
Yine de çok şikayetçi sayılmam. Çünkü bizim hareketli meslektaşlar hep bizi örnek alıyor. Geçenlerde bizim mağazanın reklam yüzü olanlardan bir tanesi uğradı buraya. Kızcağız bizim burunlara ulaşmak için en az 3 operasyon geçirdiğinden söz ediyor, bizim vücuda ulaşmak için her sabah 45 dakika koştuğundan bahsediyor, üstelik kendine hoca tutuyormuş bunun için. Bizim kafamız rahat, ne yaptılarsa o. E diğer insanlar da bize ve bizim hareketli meslektaşlara benzemeye çalışarak geçiriyorlar zamanlarını. İdeal biziz oysa, özenen onlar. E yorulan da onlar. Ben şikayetçi değilim beklemekle. On yıllardır ayaktayım bir kez olsun insanlar gibi varislerim çıkmadı. Adeleler hala sert ve yerli yerinde.
Üzerimdekileri çekiştirmelerini tatlı bir sevinçle olumluyorum müşterilerin. Çünkü bu hal, benim işimi tam anlamıyla yaptığımın göstergesidir ve bu da bizler için ömrü uzatan şeylerin başında gelir.
Yoksa maazallah bir ilgisizlik, bir beğenisizlik rezil eder; geri dönüştürürler adamı.
Her gün önümden geçen sakallılardan, repçilerden, punkçılardan, türkücülerden, liseli kızlardan, Taksime uğramadan gitmeyen kırolardan, boynu fularlı entel takımından, mini etekli hurilerden, kilolu Araplardan, kalın sesli Ruslardan, kırmızı yüzlü Almanlardan, kirli aşkların insanlarından, garsonlardan, tezgâhtarlardan, takım elbiseli adamlardan, sırtı gitarlı gençlerden, İstanbul’un efendisi kedilerden, obez sokak köpeklerinden ve dahi envai çeşit mahlûkattan öğrenebildiğim kadarıyla, yeni hayatın eninde sonunda geleceği yer benim yanım, benim şimdi vardığım yer.
Aylak bir gözlem ve yaşanan esarete ancak iç seslenişler.
Hepimiz aynı modanın çocuklarıyız kardeşim, ama biz hancıyız, insansa yolcu.
Yine de bu moda belirliyor, bizim de ölümümüzün orucunu.
M. Sadi Karademir
