“Töre, İlk Türk Medeniyetinin Adıdır.”|Dr. Öğretim Üyesi Ali Ahmetbeyoğlu İle Söyleşi
Türkiye’nin entelektüel hafızası temizsayfa.net, kültürel birikime katkı sağlamak amacıyla, Türkiye’nin önde gelen şairleri, yazarları, sanatçıları ve akademisyenleri ile söyleşiler gerçekleştiriyor. Bu kapsamda Temiz Sayfa’da bu ay, İslamiyet öncesi Türk tarihinin duayen isimlerinden İstanbul Üniversitesi Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Dr. Ali Ahmetbeyoğlu ile Türk tarihinin temelleri üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşi, başta Türk tarihi genelinde çalışma yapan tarihçiler, araştırmacılar, akademisyenler ve entelektüeller olmak üzere; tarih öğrencilerine, genç, yaşlı her yaştan tarih meraklılarına önemli bilgiler vererek, Türklerin tarihsel yolculuğuna kapsamlı bir çerçeve ve yol haritası çiziyor.
Türk tarihine olduğu kadar günümüzün sosyokültürel sorunlarına da ışık tutabilecek olan bu verimli söyleşi için hocamıza teşekkür ediyor, bu güzel söyleşiyi dikkatinize sunuyoruz.
Söyleşi: M. Sadi Karademir
1-Öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz hocam, Türk tarihi denince, yazılı ve sözlü tarih ögelerinin tamamını bir arada değerlendirmek gerekiyor, son yıllarda ise Türk tarihinin Çin ve diğer kaynaklara göre daha erken dönemlerde başladığı ileri sürülüyor tarihçiler tarafından. Bu hususta, Türk tarihinin bir sıfır noktasından bahsedilebilir mi, dünyada oldukça önemli bir alana yayılan, devletler/ imparatorluklar kuran bir milletin tarihi nereye kadar geri gidiyor?
Son bilgiler ve belgeler (arkeolojik buluntular, antropolojik araştırmalar, kaplumbağa kabukları, kemikler, bambu çubukları üzerindeki yazılar gibi) ışığında Hunlardan önce en aşağı M.Ö.4-5 binyıllarında Altaylar bölgesinde Türk tipinde brakisefal beyaz bir ırkın yaşadığı ve kültür oluşturduğu tespit edilmiştir. Nitekim M.Ö. 2500-1700 yılları arasında Afenesevo Kültürü başta Güney Sibirya’yı etkileyen Proto-Türklerle irtibatlı kültürler de Altay kültüründen doğmuştur. Sonraki asırlarda Proto-Türk tipinin ilk temsilcilerinin oluşturduğu kültür pek çok yöne yayılmıştır. M.Ö. 1700-1200 tarihleri arasında Yenisey Nehri’ndeki Minusinsk Bölgesi, Doğu Kazakistan ve en yoğun olarak da Tanrı Dağları başta olmak üzere Doğu Türkistan’da görülmüştür. Bozkır kültürünün ilk temsilcileri olan ve daha sonra Türk adı ile anılacak bu topluluklar Altaylardan Urallar’a ve Aral’a kadar yayılmışlar, Ötüken merkezli olmak üzere Türkistan coğrafyasına hâkim olmuşlardır. Farklı görüşler olsa da genel olarak Türklerin anayurdunun, Sibirya’nın güneyinde, Tanrı dağlarının ve Altay dağlarının eteğinde olduğu kabul edilmektedir. İnsanlık tarihinin en kadim tarih, kültür ve medeniyetlerinden birisine sahip olan Türk Milleti, binlerce yıllık geçmişlerinde kurdukları imparatorluk ve devletler ile çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüşler ve dünya tarihinde büyük bir etki ve iz bırakmışlardır.
2-Türk tarihi denince Hunlara da özel bir parantez açmak gerekiyor. Malumunuz Türk Kara Kuvvetleri, 10’lu sistemin etkin olarak kullanan Asya Hunları’na dayanarak kuruluş tarihini M. Ö. 209 olarak belirtiyor. Diğer yandan, yaşadığı dönemden bu yana Avrupa’yı tabir-i caizse “titreten” bir komutan ve imparator çıkıyor karşımıza, Tanrının Kırbacı: Attila. Halen daha Batı düşüncesinde korkutucu bir imge ile anıldığını biliyoruz Attila’nın. Siz de Avrupa Hunları hakkında Türkiye’deki en yetkin isimlerin başında geliyorsunuz. Bu bağlamda Attila ve Avrupa hunlarına dair son yıllarda öne çıkan çalışmalar hakkında bilgi verebilir misiniz? Attila’dan veya Avrupa Hunlarından günümüz için alınacak dersler nelerdir?
Avrupa Hunları kısa süren tarihlerinin sonunda Türkistan’dan göç ettikleri Karadeniz’in kuzeyindeki birçok kavim ve topluluğun hayatında, zihinlerinde derin izler bırakmışlar, özellikle Attila döneminde Doğu-Batı Roma, Sasani ve Çin devletleri arasındaki geniş sahada hakimiyet tesis etmişlerdir. Avrupa Hunları; Batı dünyası karşısında elde ettiği güç ve kazandığı zaferler, tesis ettiği devlet ile Türk tarihi içerisinde mühim bir yer tutmasına rağmen, ülkemizde bilimsel çalışmalar içerisinde hak ettiği yeri bulamamıştır. Batıda Avrupa Hunları ve Attila’ya dair modern manada tarih, kültür ve arkeolojik araştırmalar, yayınlar erken dönemde başlamış, Türkiye’de ise ciddi sayılabilecek bilimsel olarak kabul edilebilecek ilk eser ancak 1930’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu noktada Cumhuriyet tarihinde Avrupa Hunları ve Attila hakkında yazılanları iki ana gruba ayırabiliriz. Birincisi akademik kategoride kabul edilen çalışmalar, ikincisini ise popüler mahiyetteki yazılar oluşturmuştur. Bunların yanında; Avrupa Hunları, özellikle Attila hakkında çok sayıda roman, hikâye, piyes, şiir gibi edebi eserler kaleme alınmıştır. Akademik manada Cumhuriyet döneminde Avrupa Hunları ve Attila’ya dair yapılan akademik çalışmaları 1990 öncesi ve sonrası olmak üzere iki kısımda inceleyebiliriz. Zamanın ruhu, anlayışı ve bakışı çalışmalarda Avrupa Hunlarına ve Attila’ya yaklaşımda, konuyu ele alışta, muhteva ve değerlendirmede oldukça etkili olmuştur. Bu bağlamda Cumhuriyetin ilk döneminde Türk tarih tezi ile muasırlaşma hedefi göz önünde bulundurulmadan yazılanları anlamak, değerlendirmek eksik kalacaktır.
Türkiye’de köklü bir geçmişi ve derinliği olmayan Avrupa Hun tarihi ve Attila hakkında Cumhuriyet tarihinin akademik mânâda Avrupa Hunları hakkında telif edilen ilk kapsamlı ve ciddi çalışması H. N. Orkun’un 1933 yılında yayınladığı Attila ve Oğulları adlı eser olmuştur. 1962 yılına kadar Avrupa Hunları ve Attila üzerine bilimsel müstakil bir çalışma ortaya çıkmamıştır. Bilimsel dergi ve kongrelerde dolaylı ve dolaysız çıkan bazı makaleler ile sunulan birkaç bildiri yer almıştır. Ayrıca Avrupa Hunları ve Attila kimi kitaplarda bölüm olarak yer bulmuş, bazı ansiklopedi maddelerinde yer almıştır. Bu arada Helmut De Boor’un Türkçeye çevrilen Tarihte, Efsanede ve Alman Kahramanlık Destanlarında Attila adlı eseri; Avrupa Hun Hükümdarı Attila’nın tek taraflı ve maksatlı olarak tanıtılma çabalarına karşı, ilmi ölçüler içerisinde onu gerçek hüviyetiyle belirten bir cevap teşkil etmesi açısında önem taşımıştır. Kitapta Attila, en eski tarihi kaynaklara kadar gidilerek, mevcut edebi metinlerden faydalanarak ele alınmıştır. Ayrıca toplumların Attila’yı nasıl gördükleri mukayese yoluyla ortaya konmuştur. Bu bağlamda, Hermann Schneider ile Rast Witha Wisniewski tarafından kaleme alınan Alman Kahramanlık Destanları adlı kitabı da ele alınan kahramanlık türküleri, kahramanlık destan ve efsanelerinde yer alan Attila imajının ortaya konması açısından önem taşımıştır.
Gy. Nemeth, L. Ligeti, N. Fettich, P. Vaczy ve S. Eckhardt’in Hun tarihi, medeniyeti, dili ve sanatı hakkında araştırmaları Gy. Nemeth tarafından toplanarak Budapeşte’de 1940 yılında Attila es Hunjai adıyla yayınlanmış ve bu eser 1962 yılında Şerif Baştav tarafından Attila ve Hunları ismiyle Macarcadan Türkçeye tercüme edilmiştir. Macar ilim adamlarının kalemlerinden çıkan bu eser, sadece Avrupa Hunları ve Attila ile alakalı değil bütün Türklüğü hatta Macarları da yakından ilgilendirmiştir. Avrupa Hunları Asya’nın doğusundan Avrupa’nın batısına kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada yayılarak hüküm sürmüş ve birçok yabancı kavmi, topluluğu hâkimiyet altına almış, zamanın önemli ülkeleriyle temas tesis etmişlerdir. Bu nedenle Hunlar meselesi karmaşık bir durum arz etmiş ve bunlarla alakalı meselelerin aydınlatılması da bu nispette güç olmuştur, aynı güçlük günümüzde de devam etmektedir. Bu sebeple Avrupa Hun tarihinin aydınlatılmasında farklı ilim ve uzmanlık alanlarına ihtiyaç duyulması, geçmişte olduğu gibi günümüzde de önemini korumaktadır.
Gy. Nemeth tarafından yayınlanan Attila ve Hunları kitabı; Hun tarihinin tarafsız ve ilmi bir metodla ve daha önceki fikirlerden, ön yargılardan kaçınılarak, ana kaynaklar temel alınarak ve o döneme kadar yapılan çalışmalardan istifade edilerek yazılmış, uzun süre müracaat kitabı olma özelliğini taşımıştır. Ayrıca eser Avrupa Hunları ve Attila üzerine çalışacaklara ufuk açmış, yeni bir metodoloji göstermiş, bir bütün olarak bakıldığında kaynaklarıyla çalışılabilecek konuların ip ucunu vermiş, bu sahadaki eksikliklere, yetersizliklere işaret etmiş, Karadeniz’in kuzey sahalarına dikkat çekerek Türk tarihçiliğinde bazı bakış açılarının değişmesinde rol oynamıştır. Avrupa Hunlarının tarihi ve kültürü meselesinin sadece tarihçiliğinin sorunu olmadığını, sosyologları, arkeologları, antropologları, iktisat tarihçiliği gibi farklı disiplinlerin konusu olduğunu göstermiştir.
Bu arada önemli birkaç tercümeye değinmeden geçmemek gerekir kanaatindeyim. Bunlardan ilki olan A. Thompson’un 1948 yılında A History of Attila and the Huns adıyla yayınlanan eseri, 1996’da Peter Heather tarafından gözden geçirilerek The Huns adıyla yeniden basılmış ve Hunlar adıyla da Türkçeye tercüme edilmiştir. Tarihi alıntılara Marksist zaviyeden yaklaşan Thompson, Avrupa Hunları ve Attila ile ilgili bölümde Batı Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyılda karşılaştığı problemleri Marksist bakış açısıyla analiz etmiştir. Thompson’un Hunları geç dönem Roma İmparatorluğu tarihi çalışmasının kenarında bir konu olarak değerlendirmeyip doğrudan merkezi bir konumda incelemesi eserini Avrupa Hunları ve Attila için önemli hale getirmiştir. Fakat Marksist perspektifiyle etnografik ve tarihi yorumlarına birinci el kaynak olan Priskos’u değil de Ammianus Marcellinus’un ön yargılı etnografik değerlendirmelerini temel alması Hunların sosyal, kültürel hayatlarına, ekonomilerine ve teşkilatlarına dair ciddi meselelerin ortaya çıkmasına, Türk tarihine bakışta ideolojik ayrışmalara malzeme olmasına yol açmıştır. Bu nedenle Avrupa Hun tarihi için önemli bir eser olsa da yazarın analizlerini çok dikkatli kullanmak gerekmiş olup hali hazırda yeni yapılacak olan araştırmalarda ve değerlendirmelerde de bu hususa dikkat edilmesi gerekmektedir.
C. Kelly’in Attila The Hun: Barbarian Terror and The Fall of the Roman Empire başlığıyla 2009 yılında yayınlanan ve Attila: Hunlar ve Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü adıyla Türkçeye tercüme edilen eseri Türkiye’de Hun tarihinin bilinmesi, Attila’nın anlaşılması bakımından önem taşımıştır. Zihin, inanç, düşünce yapısıyla Roma ve Hunların çevre dünyasının, zaman ve mekânın ruhunun anlaşılması açısından çalışmaları önem taşıyan Turan Kaçar tarafından dilimize kazandırılan bu eser; Attila’nın biyografisi temeline oturtulmuş ise de 335-455 yılları arası Doğu-Batı Roma devletleri ile Attila arasından cereyan eden olayları geniş şekilde ele alan monografik bir çalışmadır. Ana kaynaklara dayanan, bilimsel çalışmalara atıf yapan kitap, roman tadında akıcı üslubu ile ilmi Türkçesiyle hem akademik dünyaya hem de tarihe meraklı entelektüel kesime hitap etmesi bakımından önem arz etmiştir.
Attila ve Hunları kitabının 1962 yılında tercümesinden 1990 yılına kadar ülkemizde Avrupa Hunları hakkında direkt yeni ve bütüncül bir çalışma ortaya çıkmadı. 1990 yılında konunun birinci el ana kaynağı Priskos’un (Grekçe ve Latince neşredilen) mevcut tarihini Latincesinden tercüme ederek yüksek lisans tezi olarak hazırladım. 1997 yılında ise Avrupa Hun İmparatorluğu adıyla üniversitelerde konuya ilişkin ilk doktora tezi de tarafımca yapıldı. Monografik bu çalışmada; 1990’lı yılların kaynağa, bilgiye ulaşma ve iletişim zorlukları içerisinde ana kaynaklara dayanarak, ciddi bilimsel çalışmalardan istifade ederek Hunların kökeni meselesi, batıya geldikleri coğrafyadan itibaren devletin sona erdiği 464 yılına kadar Avrupa Hunları ve Attila dönemi bir bütünlük içerisinde ortaya konuldu. Ayrıca ana hatlarıyla sosyo-kültürel ve teşkilat yapısı hakkında bilgi verildi. Yayımlanan bu doktora tezim, gelecekte yapılacak çalışmaların da bir nevi kapısını açmış oldu.
Ayrıca tezin, kitap olarak yayınlanmasından sonra müteakip yıllarda tarafımca yayınlanan bilimsel makalelerde ve Atlı Şehirliler Buluntular ve Kalemin Dilinden Avrupa’da Hun Kültürü kitabımda; Ammianus Marcellinus, Priskos, Jordanes başta olmak üzere Romalı müverrihlerin verdiği sınırlı bilgiler ile Hunların hâkimiyet ve faaliyet sahalarında yapılan arkeolojik kazılar sonucu elde edilen bulgular ışığında, yaşadığı çevre ve mekândan Hun kadınına ve ailesine, yeme-içme kültürleri, dilleri, inançları idarî yapılanmaları (hükümdar, ikili sistem, hâtun, meclis, verâset, dış politika ve elçiler), silahlar, savaş stratejileri ile ordu, ekonomik ve hukuk sistemlerine kadar Avrupa Hun insanı ve toplumunun sosyo-kültürel hayat tarzı ortaya konulmuştur. Ayrıca vazgeçilmez unsur haline gelen at ile ok-yay başta olmak üzere silahlara ve yüklenilen mânâlara da dikkat çekilmiştir. Gerek Hunlara ait olan, gerekse Hunlar döneminden kalma kazanlar, mücevherler, silah ve at koşum takımları vs. değerlendirilmiş ve arkeolojik buluntuların resimleri de yayınlanmıştır.
1997’de tamamlanan ilk doktora tezimden sonra Avrupa Hunları hakkında iki doktora tezi daha hazırlandı. İlki A. Üstün tarafından 2013 yılında Geç Roma Tarih Yazımında Hunlar-Batı Avrupası ile Erken Türk Varlığı adıyla hazırlandı. Geç dönem ana kaynaklardaki bilgileri aktarması, konuya farklı yaklaşımıyla Avrupa Hunları tarih ve kültürünün, Hunlara bakış açılarının yansıtılması hususlarından değer ve önem taşımıştır. Ayrıca Abdullah Üstün’ün Jordanes’in kısaca Geticadiye bilinen tarih eserinin tercüme ve tahlilini yaptığı Yüksek Lisans Tezi ile tarih yazıcılığında Hunlara dair farklı mevzular hakkında kaleme aldığı makaleleri ve bildirileri, verdiği bilgilerdeki tarzı, üslubu, felsefesi sunumlarıyla dikkat çekmiş, sahada çalışacaklara farklı bir ufuk açmıştır.
2000 yılından sonra Avrupa Hunları ve Attila’ya dair değişik üniversitelerde çok sayıda Yüksek Lisans Tezi hazırlanmış, farklı dergilerde makaleler yayınlanmış, kitaplar yazılmıştır. Bu çalışmalarda günün siyasi atmosferi, batı ülkeleriyle olan ilişkilerdeki gerginlik ve iniş-çıkışlar, medyada kanunun popülerliği insani münasebetlerdeki ruh hali gibi zamanın şartları belirleyici faktör olmuştur. Bu çalışmalarda ilk dönem Avrupa Hunları, Attila dönemi Doğu-Batı Roma münasebetleri, siyasi ve askeri ilişkiler, Avrupa Hunlarının devlet yapısı, sosyo- kültürel ve siyasi hayatı, Hun ordusu, Hun ve Attila tasviri, algısı, Hun Arkeolojisi, Attila’nın faaliyetleri ve oğulları gibi konuları ele alınmıştır. Büyük çoğunluğu konuya katkı sunmayan, bilineni tekrar eden derleme yazılar olmuştur. Ayrıca kimi çalışmalar güncel yayınlardan bihaber, dönemin kaynaklarını görmeden atıf yapılan, iktibas yapılan yayının zikredilmediği gibi akademik etikle bağdaşmayan vaziyetler arz etmiştir.
Bunlara rağmen, son dönemde hazırlanan Mert Kozan’ın özellikle Hun-Got ilişkileri açısından mühim bir eksikliği gideren Ostrogotlar ve Theodericus Dönemi adlı doktora çalışması başta olmak üzere Avrupa Hunlarının askeri sisteminin daha iyi anlaşılması açısından Rukiye Öztürk’ün yüksek lisans tezi ciddi katkı sağlamıştır. Sezgin Korcun’un kavimler göçünü ele aldığı yüksek lisans tezi de Hunların Avrupa’daki ilk dönemlerinde çevrelerindeki kavimlerin durumunu gözler önüne sermesi bakımından dikkate değer olmuştur. Ayrıca Hilal Aksal’ın bir edebiyatçı gözüyle Alman destan destanlarındaki Attila figürünü ele aldığı makalesi dikkat çekmiştir. Umut Ören’in çalışmaları da alana yeni bir soluk getirmiştir. Özellikle Avrupa Hunları Tarih ve Destan kitabı hassaten destanlardaki Hun ve Attila anlatısını ortaya koyması bakımından ciddi katkılar sağlamıştır. Bunların yanında Avrupa Hunları hakkında az veya çok bilgi veren Marcellianus, Olympiodorus. Orosiou, Priskos, Jordanes gibi Roma kaynaklarının gerek tez gerekse müstakil çalışma olarak Türkçeye kazandırılması da Avrupa Hun tarihi için büyük önem arz etmiştir.
Hülasa olarak; Avrupa Hun tarihinin araştırılması, bütünüyle siyasi, idari, sosyo-kültürel ve ekonomik tarihlerinin, yapılarının ortaya konmasının esasını üç Roma müverrihinin (Ammianus Marcellianus, Priskos, Jordanes) verdiği bilgiler oluşturmuştur. Erken ve geç dönem Roma kaynaklarında az veya çok yer alan kayıtlar da meseleye katkı sağlamıştır ki, bunların da kaynaklarının temelinde büyük oranda bahsekonu müverrihler yer almıştır. Özellikle Priskos’un tamamı günümüze ulaşmayan tarihi Attila döneminin yegâne membaını oluşturmuştur. Nitekim bu bağlamda Gy. Moravcsik, “Sonraki yazarların verdikleri malûmat Priskos’tan ayrıldıkları nispette tarihi inşa bakımından kıymetsizdir. Zira bunlarda meknuz bulunan pek az tarihi hakikat özü, erkenden ortalığı kaplayan efsanevi ve menkıbevi unsurlarla işlenmiştir…” demiştir.
Bu arada konuya alaka duyan gençlere bazı hatırlatmalar yaparak konuyu sonlandırmak isterim. Avrupa Hunlarının yazılı kaynaklarını oluşturan Latince ve Grekçe eserler başta Ermeni ve Süryani kayıtlar kahır ekseriyetle ortaya konulduğundan, evvelkilerin çoğunda olduğu gibi bundan sonra yapılacak aynı eksende çalışmalar da malumu ilandan başka bir anlam taşımayacaktır. Ayrıca genelde batıda yapılan, Türk düşüncesi ve hayat tarzını idrakten mahrum eserlerdeki anlatım ve değerlendirmeleri; farklı bir yaklaşım tarzı gibi sergilemek, ortaya koymak gibi kaygılarla esas alan, zamanın, coğrafyasının, kaynağın ve Hun hayatının ruhunu anlamayan çalışmalar ise katkıdan çok zarar verecektir. Bu bağlamda gerek yazılı belgelerin yetersiz ve gerekse devamlılık arz etmemesi hasebiyle Avrupa Hunlarının maddi hatırları, arkeoloji ve antropoloji malzemeleri Hun çalışmaları için büyük önem taşımaktadır. Elimizde şüpheye yer bırakmayacak şekilde Hunlara ait olduğu kesinlik kazanmış bir kafatasının, iskeletin mevcut olmadığı gerçeğinin göz önünde bulundurmadan, arkeolojik buluntuların hangilerinin Hunlara ait olduğunu, hangilerinin Hunlar devrinden kaldığını, Roma yahut diğer kavimlerle irtibatını ayırt etmeden ve antropoloji, arkeoloji eğitimi almadan yapılan-yapılacak kimi çalışmalar hatalı tefsirlere yol açmıştır, bu hususa yapılacak olan yeni araştırmalarda da dikkat edilmesi gerekmektedir.
Netice olarak; ülkemizde, Avrupa Hunlarına dair bilinmeyenleri azaltmak ve Avrupa Hun tarihine dair yeni çalışma alanları ve konuları açmak için tarihçilerin de içinde yer aldığı farklı disiplinlerin müşterek veya müstakil olarak meseleleri ele alma mecburiyeti hasıl olmuştur. Avrupa Hunlarının hâkim olduğu dönemde hâkimiyet altına aldıkları toplulukların tarihini çalışmak, tarih temeli üzerine iyi bir arkeoloji eğitim alarak Hun coğrafyasındaki kazılara iştirak etmek, geçmişte yapılmış kazı alanlarını ve buluntularını yeniden incelemek, dağılıştan sonra Hun boylarının batıda ve doğuda coğrafi izlerini sürmek, çok kısıtlı sayıdaki verilere rağmen dil çalışmalarını genişletmek ve yoğunlaştırmak gibi hususlar Avrupa Hunlarına dair bazı soru işaretlerinin kalkmasına, ciddi ve orijinal yayınların ortaya konmasına katkı sağlayacaktır.
Hunlar ve Attila’dan alınacak dersler meselesini cevaplarken gerek Hunlar gerekse Attila hakkında oluşan algıya, bakış açısına dikkat çekmek isterim. Hunların tarihi yalnızca siyasî, askerî ve diplomatik yönleri olan zaferler, mağlubiyetler, mücadeleler tarihi değildir. Avrupa coğrafyasında Hunların hâkimiyeti altına giren kabileler, kavimler ile hemhudut olduğu münasebet tahsis ettiği devletler bakımından “öteki”nin tarihi idi. Savaş meydanlarında ordular çarpışırken, sözlerde ve kalemlerde diller, inançlar, kültürler, davranışlar, alışkanlıklar harp ediyor, biçimden biçime sokuluyordu. Bunların neticesinde oluşan önyargılar ise hakikatin yerine geçiyordu. Bu önyargılar fiziki tasvirler ve hayat tarzına dâir anlatımlarda kendini gösterdi ve zihinlerde Hunlara ve onların nezdinde eski Avrupa Türklüğüne karşı hakikatten uzak algıların ortaya çıkmasına neden oldu. Öyle ki, Romalıların ve mirasçılarının bakış açılarında, kendi medeniyet daireleri dışında kalan, kâfir yahut düşman görülen, barbar addedilen unsurlar Hunlar ile özdeşleştirilmeye başlandı. Bu durum Osmanlı ve Türk isminin hâkim güç olarak ortaya çıkmasına kadar devam etti.
Devlet ve ordu idaresindeki mahareti, üstün vasıflarıyla dikkat çeken Attila ise, zamanından günümüze kadar tarihî bir figür, kahramandan öte mânâlar ifade etmiştir. Eğitimi, şahsiyeti, mütevazılığı, ciddiyeti, kararlılığı, takip ettiği akılcı politikalarıyla yalnızca tarih kitaplarına değil romanlara, masallara, destanlara, efsanelere mevzu olmuş; şairlere, ressamlara, bestekârlara ilham vermiştir. Günümüz Batı Medeniyetinin temellerini oluşturan Roma’nın yıkılışından sorumlu tutulan Attila etrafında oluşan-oluşturulan algı, etkisini bugün de devam ettiren zihni farklılaşmalara yol açmıştır. Doğu-Batı Roma, Sasani, Çin devletleri arasında, asrımızda stratejik teorilere konu olan Avrasya’nın kalpgâhı olan sahalarda hâkimiyet tesis eden Attila; aynı zamanda dil, din, tefekkürleri birbirinden hayli farklı dünyalar karşısında, içinden çıktığı ”Hareketli Hayat Tarzı”nın inşa ettiği ve kökleri binlerce yıl geriye dayanan bir medeniyetin varlığını, farkındalığını ortaya koyan kudretin en önemli sembollerinden birisi haline gelmiştir. Kısa süren fakat çağdaşlarına göre sonsuz görünen Attila’nın hükümranlık dönemini kaynaklar ”Avrupa’yı yetim bırakan” savaşlar tarihi olarak görmüşlerdir. Karşısında sadece orduların değil Roma imparatorlarının çaresiz kaldığı, Papa’nın ayağına kadar giderek aman dilendiği Attila; korku, acziyet ve teslimiyetin kılıfı olarak ilk olarak Romalı müelliflerin belirttiği, daha sonraları ise bütün batı dünyasınca bilinen ve kabul edilen bir inanışa göre Attila, Allah’ın kamçısı (Flagellum Dei) ve günaha batan Hristiyanları cezalandırmak gayesiyle Tanrı’nın gönderdiği bela ve felaketin temsilcisi kabul edilmiştir. Avrupalıların hayal ve telakkilerindeki Attila imajında hakikatlerden çok korkular, önyargılar belirleyici olmuştur.
Bu değerlendirmeler bizi şunu göstermektedir ki, Türklüğe karşı Batı düşüncesinin zihin yapısının temellerini anlayabilmek, özellikle gençlerde tarih şuuru aşılayabilmek için Avrupa Hunları ve Attila’nın sadece tarihi olarak değil, sosyolojik, antropolojik, medeniyet ve kültür, dil ve inanç gibi farklı boyutlarıyla iyi okumamız, idrak etmemiz gerekmektedir. Ayrıca zamanın öznesi olabilmeyi gerçekleştirdiğimizde karşı karşıya kalabileceğimiz hadiselerin bir nevi tarihi aynası olmuştur Attila ve Hunlar.
3-Türkler deyince öncelikle “devlet kuran bir millet” vasfı geliyor akla. Tarihte devlet kuramamış ve yok olan veya başka ulusların boyunduruğu altında yaşamını sürdüren milletler de mevcut. Bu hususta, nasıl görüyorsunuz Türklerdeki bu devlet kurma/ devletleşme arzusunu? İslamiyet öncesinden günümüze kadar olan süreçte, Türklerdeki devlet felsefesi, teorisi ve teşkilatlanma pratiği nasıl oluşuyor? Türk devletinin dayandığı temeller nelerdir?
Türk devlet felsefesinin temelinde Tanrı inancı, Kut anlayışı, Töre, Türk insanının dünyaya bakışı ve kâinatı algılayışı, aileden boduna kadar toplum kesimleri ve ordu yapısı yer almıştır. Türk’ün ruhunu anlamak denge ve istişare etrafında şekillenen devleti anlamak mânâsına gelmiştir. Türk devlet anlayışının kaynağını Türk Töresi oluşturmuştur. Türk devlet felsefesi sadece bir yönetim şekli değil aynı zamanda bir hayat anlayışıdır. Tanrının emriyle yeryüzünde adaletle hükmedip, toplumsal düzen ve ekonomik refahı temin etmektir.
Türk devleti bir aile veya zümrenin kılıç zoruyla meydana getirdiği bir oluşum değil, Kut ile meşruiyet kazanmış, Alp ve Bilge sıfatlarını hak etmiş hükümdar etrafında aileden boy ve boduna kadar tüm sosyal yapıların birleşerek Töre temelinde birlikte kurduğu siyasî bir organizasyondu. Bu nedenle Türk insanı kişiliğini, kimliğini devlet kubbesi altında güvende hissederdi. Başlarında kendi Beyleriyle, kısmi özerk yapılarıyla devletin idarî ve askerî sistemine katılan Boyların varlığı aşırı merkeziyetçiliğe engel teşkil ederdi. Türk devlet felsefesinde yeryüzünün merkezi hükümdar otağı, otağın ortası ise ocaktı. Bu, hükümdarın hem soyun/milletin devamını sağlama hem de insanların devletten beklentilerini karşılayarak ailelerin ocağının tütmesini ve adalet üzere devletin devamlılığını temin etme yükümlülüğüne işaret veya sembolize etmişti. Nitekim kâinatı yaratan, düzen ve nizam veren Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi/vekili olan Türk Hükümdarı/ Kağanı vazifesini yerine getirdiği sürece Tanrı yeryüzüne müdahale etmemiştir. Hükümdarın Töre gereğince Kutunu kaybettiğinde ve yeryüzünde kaos hâkim olduğunda müdahil olmuştur. Bu sebeple Tanrının yeryüzündeki gölgesi ve buna paralel olarak dünyadaki hükmetme gücünü omuzlarına yüklediği Türk hükümdarının Kut’un gereklerine ve Töreye sadakatle Tanrının yüklediği vazifeleri ve sorumlulukları yerine getirmesi, yeryüzündeki düzeni sağlaması devletin varlığı için büyük önem taşımıştır. Türk düşüncesine göre kozmik ahengin merkezinde yer alan Türk Kağanı zaaf gösterdiği zaman kozmik düzen de bozulurdu.
Türk devlet felsefesi sadece siyasî teşkilatlanmayı değil, ahlâkî, kültürel ve dinî bir dünya görüşünü temsil ederdi. Bu nedenle devlet aile-boy-bodunun yani milletin tarihi vicdanını, kültürünü ve adalet anlayışını müesseseleştiren bir yapı idi. Millet devletin ham maddesi, ruhu ve kültürü, millete karşı tarihi ve manevi sorumluluk taşıyan devlet ise milletin varlığını koruyan ve devam ettiren düzendi. Türk devlet felsefesi toplumu ve devleti birlikte var kılan dünya görüşüne dayanırdı. Otorite halkı zorla itaat ettirmek değildi. Bu yüzden Türk Hükümdarı Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olarak görülmedi. Aksine Tanrı tarafından adaleti sağlamakla görevlendirilmiş bir emanetçi kabul edildi. Türk devlet düşüncesi, sadece tesis edilen kurumlar bütünü değil aynı zamanda ideal bir düzen tasavvuruydu. Bu bağlamda Türk düşüncesine göre insanlığın ülkesi Türk ülkesi ve töresi de Türk töresiydi. Türk hükümdarlarının vazife ve sorumluluk şuurunun ana gayelerinden birisi de bunu gerçekleştirmekti. Nitekim Türk devlet kubbesi altında yaşayan, Türk Töresini kabul eden herkes Türk ve eşit kabul edilirdi. Bir nevi Türk hâkimiyet tarihi, cihâna Türk sulhunu yaymak isteyen bir fütuhatın tarihiydi.
4-Türk tarihinin erken dönemlerinden itibaren, hukuki, askeri ve sosyokültürel bir normlar bütünü ile karşılaşıyoruz: Töre ile. Daha önceki yazılarınızda ve röportajlarınızda Türklerin bir “Töre Medeniyeti” olduğunun altını çiziyorsunuz. Bu doğrultuda “töre” kavramını nasıl açıklarsınız? Türk töresini oluşturan temel unsurlar nelerdir?
Kutun uygulanmasında vazgeçilmez unsurlardan birisi olarak gösterilen, Tabgaçlardan beri bilinen ve esas söyleniş şekli “törö” olan Töre (Törüğ); Türk devletinin ve toplumunun siyasî ve sosyal hayatını tanzim eden sözlü hukuk kurallarının tümüne verilen isimdir. Töre kelimesi türe kökünden gelmekte ve türetmek anlamındadır. Orhun Abideleri’nde Töre onbir yerde geçmiş ve altısında İl (devlet) ile yer almıştır. Zira Türklerde devletin varlığı “Töre”nin varlığıyla sıkı sıkıya bağlıydı. Kaşgarlı Mahmud Töreyi düzen, nizam, görenek, âdet yerine kullanmıştır. Divanü Lügat’it Türk’de Töre kelimesi beş ayrı yerde geçmektedir. Bunlardan biri madde başı, diğerleri ise başka maddelerin açıklanması sırasında verilen örneklerde zikredilmiştir. Törü: Töre, Atalardan kalan yazılı olmayan kaideler. İl gider, Töre kalır. Zulüm kapıdan girince Töre bacadan çıkar. İl barışa (Töreye) kavuşsun. İl terk edilir, âdet (Töre) terkedilmez. Kaşgarlı, Töreyi Arapça resm (usûl,kural, düzenleme) kelimesiyle izah etmiştir. Ayrıca âdet, gelenek ile de açıklamıştır. Töre göğü ayakta tutan sistemdir, o bozulursa kâinat bozulur. Bu kelime bir bakıma İlahi nizam olarak adlandırılabilir zira Tanrı yarattığı her şeye yetmektedir. Kafesoğlu, Töreyi; ‘’Bozkırlarda fiilen yaşanılan hayatın zamanla hukuki-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve umumiyetle ‘kanun’ mânâsında kullanılan, eski Türk sosyal hayatını düzenleyen ‘mecburi’ kaideler bütünüydü’’ diye tarif etmiştir. Sait Başer’e göre Törenin asıl anlamı Tanrının koyduğu nizam demektir. Töre ilahi düzen olduğundan Tanrı, kendi düzenine uyan kişiye Kut vermiştir. Törede Tanrısal düzen-türeyiş sistemi anlamı esastır. Onda devlet hukuku mânâsı da vardır. Kut ise, insanın, aynı zamanda kâinatın da ruhu ve merkezi kudreti olan Tanrı ile kendi varlığında temasa geçmesi demektir. Yani Töre, ilahi nizamdır; büyük bir ihtimalle eski Türk dininin de adıdır. Görülen kuşatıcılığı, sistemliliği Tanrı inanışı ile oluşturduğu yapı açıkça ortaya koyuyor ki, Töre kitabı olmayan bir dindir. Bilge Kut kaynağıdır. Halil İnalcık’a göre; Töre her türlü otoritenin üstündeydi. Töreden doğan Türk irfânı, cihâna Kut kuşağı bağlayarak nizam getirme ülküsünü devlet felsefesine aktarmıştı. Töreye ebediyet bahşeden ve hareket sahasına taşıyan irfandı.
Yüklenen bütün anlamlar yanında kanaatimce “Töre” ilk Türk medeniyetinin adıdır. Çin-Hint-Mezopotamya arasında inanç, ahlak, değerler üzerine inşa edilen, devletle hayata geçirilen, cihânşümul, hayata, insana bakışı belirleyen, insan ve toplum ürünü kültür unsurlarını meydana getiren, hedef, istikamet, nitelik ve sınırlarını belirleyen Türk hukuk nizamı-medeniyetini Töre idi. Ayrıca Türk Töresi, Türk devlet felsefesinin membaı idi. N. Çelikkollu’nun ifadesiyle Töre; Türk milletinin, içtimâî nizâmının, hukuk kurallarının, kültürünün, ahlâkının, sanatının, fikrinin hülâsa varlığının zaman ve mekânları kıran muazzam bir yansıması idi.
5-Açıklık getirdiğiniz “töre” kavramının günümüzdeki hukuk devleti kavramı ile ilişkili görüyor musunuz? Şayet böyle bir ilişki görüyorsanız, bu ilişkiyi nasıl yorumlarsınız?
Töre günümüzde hukuki manada hem anayasa hem kanun hem de geleneği temsil ediyordu. Türk Töresinin sert, kesin ve değişmez maddeleri olmakla beraber, devrin şartlarına göre ilaveler yapılabilir, değiştirilip yeniden yorumlanabilirdi. Değiştirilemeyen maddeler bir nevi kanunların ruhunu belirleyen anayasa hükümleri gibiydi. Kutadgu Bilig’den anlaşıldığına göre “Töre”nin değişmez esasları; könilik (adalet), uzluk (iyilik, faydalılık), tüzlük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, cihânşümulluk) idi. Töre hükümleri hükümdar da dahil bütün toplum için bağlayıcıydı. Anayasa babında Töreyi değiştirmek, yeni hükümler ilave etmek çok zordu ve devleti oluşturan güçlerin konsensüsü ve kurultayın onayı gerekirdi. Günümüz İngiliz anayasası ile karşılaştırabiliriz anlamak için. Kanun bağlamında Töre günün şartlarına, ihtiyaca göre Kağanın buyruğu yahut kurultayın kararıyla değiştirilebilirdi. Gelenek anlamı ise Osmanlı’daki örfi hukuka karşılık gelirdi diyebiliriz. Bu durum da devletin hakimiyet altına aldığı farklı toplumların dil, inanç, kimlik vs. lerini kaybetmeden yaşamalarına imkân tanımıştır. Aynı soydan Boyların ise geleneksel yapı ve hayatlarına devlete itaat temelinde müdahale etmemesinin teminatı olmuştur. Sonuçta “Töre”nin varlığı ve boyutu Türklerin anayasalı değil anayasal bir devlet düzenine sahip olduklarının delili olmuştur. Unutmayalım ki devletin varlığı Töre diye adlandırılan hükümlerin uygulanmasına bağlı olduğunu tarih bize öğretmiştir. Töre-hukuk ortadan kalkarsa yahut askıya alınırsa ne gök kubbe altında İl (devlet) kalır ne de terazisinde tartılabileceğimiz Töre-Hukuk.
6-Türklerden bahsedilince, özellikle İslamiyet öncesi döneme dair ulusal ve uluslararası bazı çalışmalarda “Göçebe” kavramı üzerinde duruluyor. Türklerin göçebe olarak adlandırılmasını doğru buluyor musunuz?
Bozkır coğrafyasından binlerce yıldır hayatiyetini devam ettiren bu kültürün bazı araştırmacılar tarafından “Atlı kültür”, “Göçebe kültürü”, “Atlı göçebe kültürü” olarak tanımlanması kadim Türk kültürünün anlaşılması ve adlandırılmasında büyük bir engel oluşturmuştur. Bu konuda derinlemesine değerlendirmeler yapan ve eski Türk hayatının ortaya koyduklarına Bozkır Kültürü adını veren İbrahim Kafesoğlu’nun kaleminden cevap verelim: Kafesoğlu bu tanımlamaların hakikati göstermesinin imkânsız ve eksik olduğuna dikkat çekmiştir. Bozkır kültürünün temelini teşkil eden at ve demirin yanı sıra bir hukuk anlayışına sahip bulunduğu ve din, düşünce, ahlak yönlerinden de tamamlanarak bir manevi değer birliği meydana getirdiğini düşünmüştür. İbrahim Kafesoğlu’na göre yaylada gelişen, besiciliğe dayalı Bozkır Kültürünü, dışarıdan sırf çoban hayat tarzına bakarak göçebelik olarak nitelendirmek yanlıştır. Bunun sebebi Batılı ilim adamlarının kendi kültür anlayışları dışında kaldığı için, göçebeliğin hukuk, dinî tutum, ahlâkî davranış ve benzeri hususiyetlerini henüz iyi bilmemeleridir. Kafesoğlu’na göre göçebelik tarihi gelişme bakımından iyi açıklanmamıştır. Göçebeliğin izahı hususunda W. Radloff’tanberi yapılan çalışmalarda iki mühim hata yapılmış, birincisi bozkır sahasında görülen bütün toplulukların aynı sosyal bünyeye sahip oldukları sanılarak, aralarındaki “kültür birimi” farklarının gözden kaçırılması, ikincisi ise bu toplulukların yalnız birer “ekonomik kuruluş” olarak ele alınması olmuştur. Her topluluk gibi bozkırda yaşamış çeşitli kavimler de ekonomik özelliği yanında, ayrı ayrı sosyal, dinî, idarî ve siyasî cepheler bulunacağı hesaba katılmadıkça, “Bozkırlı”, “göçebe”, “köylü” vasıflarının tayin ve izahında kesin ve doğru bir sonuca varmak hemen hemen imkânsızdır.
7-Cumhuriyet, hürriyet, milliyet… Bu kavramları Fransız İhtilali’nden sonra, özellikle de Namık Kemal’in kullanımı ile Türk halkı yaygın olarak kullanmaya başladı. Lakin, tarihi serüvenimizde Türklerin “hür” olmadan yaşamaya razı göstermediğine tanık oluyoruz. Bu hususun son örneğini de Kurtuluş Savaşı’nda gördük. Sizce nedir Türkler için hürriyetin anlamı?
İstiklal yani bağımsızlık, bozkır Türk topluluklarının ve devletlerinin ortak şuuru haline gelmiş vazgeçilmez en öncelikli aslî karakteridir. Bunun temel sebebi hareketli Türk bozkır kültürü ve hayatıdır. İstenmeyen bir durum karşısında bozkırlı Türk insanı, önemli geçim kaynaklarını oluşturan başta sürüleri olmak üzere sahip olduklarıyla kısa sürede yer değiştirme imkânına sahipti. Bunda en önemli faktör “at” idi. Karar alma ve hareket tarzında ferdi hürriyetin belirli ölçüde ön plana çıktığı eski Türk toplumunda, aileden devlete kadar her kademede istiklâl kavramı ön plana çıkmış, insan zihninin ve toplum şuurunun mühim ortak değeri haline gelmiştir. Nitekim Türk devletlerinin siyasî tarihleri, Türk boylarının yaşadıkları ve Orhun Abideleri gibi edebî ve tarihi eserler istiklâl unsurunun önemini vurgulayan örneklerle doludur. Orhun Abideleri’nde vurgulandığı gibi, Türk toplumu istiklâlden mahrum kalınca Bey olmaya layık oğlu kul, Hatun olmaya layık kızı cariye haline gelmiştir. Neticede istiklâlsizlik; esaret, ölüm, bağımsızlığını yitirmiş bir toplum ise ölmüş olarak telakki edilmiştir. Hürriyet ve istiklâlin Türk toplumunda ön plana çıkmasında bozkırlı insanın psikolojisi ve yapısı oldukça belirleyici olmuştur. Nitekim bozkırda mavi gök yağız yer arasında at üzerindeki Türk insanı yere atın ayaklarıyla basardı. Türk’ün başı gökte idi. Onun zihnini meşgul eden, kalbini dolduran, hayallerini, özlemlerini, düşüncelerini ifade aracı sonsuz mavilikti. At üzerinde tabiatla mücadele eden ve bozkıra hükmeden bir hükümdar gibiydi. Atın sağladığı hız, hareketli hayat tarzı üstünlük, efendi tanımamazlık yapısını, beylik gururunu ortaya çıkarıyordu. Sonsuz göğün tek rengi ve tek kubbesi Türk’ün düşüncelerini birleştiren, tek amaca yönelten önemli bir sebebe dönüşüyordu. Bu durum ortak ülkü ve devlet çatısı altında birleştirirken hem kişisel dünyasında hem de devlet anlayışında hürriyet-istiklâl anlayışını vazgeçilmez bir unsur haline getiriyordu. Hareketsiz kalmayı yani ferdi hürriyetini kaybetmeyi ve iradesiyle yer aldığı İl’in bağımsızlığını kaybetmesini hayatın sonu olarak görüyordu.
8-Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği dağılana kadar olan süreçte dünyada Türklerin kurduğu, bağımsız tek cumhuriyetti. Türkiye Cumhuriyeti, bir ulus devlet olarak bir asrı tamamladı. Günümüzde ise, bazı ülkelerin büyükelçileri Türkiye topraklarının ve etki alanının ulus devlete uymadığı yönündeki görüşlerini basına açık bir şekilde belirtebiliyor. Bu hususta, Türklerin uluslaşma sürecine ve ulus devlet yapısına dair görüşleriniz nelerdir?
Bir ülkenin büyükelçisi gibi değil de sömürge genel valisi edasında konuşuyor aslında. Bu konunun tam olarak anlaşılması için meselenin köklerine inmek gerekmektedir. Bu nedenle hem 1991 Cezayir hadiselerini hem de Yeşil Kuşak projesini bilmek, BOP’u Ortadoğu’dan Türkistan’a kadar iyi analiz etmek gerekmektedir. Ayrıca doksanlı yılların sonunda Birleşmiş Milletler’in varlığının tartışmaya açılarak Osmanlı modeli adı altında yeni çatı önerilerini, PKK terör örgütü ve İsrail’in hesap ve politikalarını göz önünde bulundurmak lazımdır. Dış güçler tarafından tasarlanan yeni harita karşısında önemli birleştirici kubbe Cumhuriyetin kurucu değerleri, felsefesi ile Türklük ve millet anlayışının büyük bir direnç ortaya koyması gerçeği ve bunun sosyolojik-psikolojik yansımalarını da unutmamak lazım. Aklımızdan çıkarmamamız gereken bir hakikat de sadece ulus kimliğini ve bütünlüğünü bölmek akabinde yanı başımızdaki ülkelerde olduğu gibi dini mezhep ve hiziplere ayrılmayı getirecektir.
Esasında soru öncesiyle ve sonrasıyla çok geniş bir süreci kapsamaktadır. Ulus kimlik inşası, karşısındaki görüşler, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne maruz kaldığı tehdit yaşadığı değişim, dönüşüm, siyasi ve fikri hareketler, uluslararası jeo-politik dengeler gibi farklı boyutlarıyla ele alınmadan cevaplanması imkânsız diye düşünüyorum. Bu soru başlı başına bir mülakat konusu teşkil etmektedir. İnşaallah bunu uygun bir zamanda uzunca ele alır ve değerlendiririz. Bu babda son söz olarak şunu özellikle belirtmek isterim. Ulus devletimizin ve milli varlığımızın hedef alındığı günümüzde ateşte açan gonca gülümüz Cumhuriyetimizin, binlerce yıllık tarihi tecrübenin ürünü devletimizin kurucu değerlerinin, felsefesinin kıymetini iyi bilelim. İnşa edilen Türk kimliğinin hepimizi bir arada tutan kubbe olduğunu iş işten geçmeden unutmayalım.
9-Günümüzde ulus/millet/vatandaşlık kavramları üzerinden de gerek bilimsel gerekse politik sahada tartışmalar görüyoruz. Türk edebiyatı için daha önce başlayan Türk Edebiyatı- Türkçe / Yerli Edebiyat tartışmaları; genel kamuoyunda Türk – Türkiyeli tartışması olarak devam ediyor. Yaşanan bu tartışmaların tarihsel bir arka planı var mıdır? Bu hususta neler söylemek istersiniz?
Türkçe edebiyat, Türkiyeli tartışmalarını art niyetli ve cahilane buluyorum. İlmen ve aklen yanlıştır. Bir coğrafya adından millet üretilmez. Dünyanın her ülkesinde başka bir millete mensup insan Türkçe roman, hikâye vb. yazabilir. Ama Türk milletinin ortaya koyduğu edebiyat nerede olursa olsun Türk edebiyatıdır. Coğrafyadan millet çıkarmanın acı sonuçlarına Sovyet döneminde Türkistan Türklerinin yaşadıklarına bakarak görebiliriz. Bu gereksiz tartışmanın altında yatan Türk’ün varlığına kastetmektir. Binlerce yıl tarihin öznesi olmuş büyük Türk milletinden nesnelerin intikam alma silahlarından birisidir. Dün hümanizm ve benzeri yollarla denenenlerin bir başka metodudur. Aslında Ortadoğu temelinde geniş bir sahada uzun bir süredir yaşananlar, yapılanlar ve geleceğe dair değerlendirmelere bakınca ülkemizde olmasını istenilenlerin kavramlar üzerinden tartışılarak normalleştirilmesini sağlamanın önünü açmaktan başka bir şey olmadığı görülecektir. Bu nedenle olur mu olmaz mı girdabına düşmeden, bu emperyalist ağızlı oyunun figüranı olmadan esas maksatları milletimize anlatmayı ve uyarmayı vazife telakki etmeliyiz. “Türkiyeli/ Yerli/ Türkçe Edebiyat” kavramları yerine “Türk Edebiyatı”, “Türkiye toplumu” yerine “Türk Milleti”, “Türkî halklar” yerine “Türk devlet ve toplulukları”, “Azeri” yerine “Azerbaycan Türkü”, “Türk dilleri” yerine “Türkçe” gibi kavramların doğru ve yerinde kullanımı konularında da hassas olmalıyız kanaatindeyim.
-Vakit ayırıp bu güzel söyleşiyi gerçekleştirdiğiniz için teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Temiz Sayfa Söyleşileri| Dr. Öğretim Üyesi Ali Ahmetbeyoğlu İle Söyleşi-Söyleşen: M. Sadi Karademir, Aralık 2025.
