Mekânın İnsan Üzerindeki Sirayeti|Bünyamin Yıldırım

Arapça “Kevn” olma, var olma, varlık, vücut kökünden türeyen mekân; “Varoluşun en temel üç boyutundan biri (Korkmaz, Romanda Mekân)” olarak nitelendirilir. İnsan, bu yönüyle çoğu zaman içinde bulunduğu mekânda yaşadığını zanneder; bilir eşyaların yerini, ezberler sokakların yönünü, duvarların sınırlarını tanır. Oysa bu tanışıklık, meselenin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl olan, mekânın insana nüfuz edişidir. Mekân, insanın karşısında duran edilgen bir kabuk değil; ruhuna doğru sessizce ilerleyen, fark ettirmeden yerleşen bir hâl, bir sirayet biçimidir. Duvarlar yalnızca çevrelemez, susarak telkin eder; sokaklar yalnızca uzanmaz, hafızaya yol olur; kapılar yalnızca açılıp kapanmaz, insanın iç âleminde eşikler inşa eder. Bu sebeple mekân, insanın yaşadığı bir yer olmaktan ziyade, insanı yavaş yavaş yaşayan bir varlık gibidir.

Her mekân, kendine has bir dil taşır. Bu dil ne harflerle yazılır ne de sesle okunur; insan onu ancak zamanla, orada kalarak, oradan geçerek öğrenir. Bazı mekânlar insanla konuşmaz; fakat insanı konuşturur. Bazıları ise insanı susturur, içe döndürür, ağırlaştırır düşünceyi. Dar bir oda, insana yalnız darlığını değil, sabrının sınırlarını da öğretir. Geniş bir meydan ise her zaman ferahlık bahşetmez; kimi zaman insanın kendi boşluğuyla yüzleştiği, savrulmuşluğunu fark ettiği bir açıklığa dönüşür. Böylece mekân, ruh hâllerini yalnızca yansıtmaz; biçimlendirir onları yavaş yavaş, şekillendirir, hatta tahakküm altına alır kimi zaman.

İnsan, mekânla kurduğu ilişki nispetinde kendine yaklaştığı gibi uzaklaştığı da olur. Aidiyet hissi, mekânsal bir sükûnetten doğar çoğu zaman. “Bir yuva keşfetmek, bizi gerisin geri çocukluğumuza, bir çocukluğa, yaşamış olmamız gereken çocukluklara götürür” diyor Bachelard Mekânın Poetikası’nda . Bir yere “yuva” denmesi, o mekânın duvarlarının kalınlığından ya da kapılarının sağlamlığından değil; insanın kendini oraya ait, emniyette, muhafaza edilmiş hissetmesindendir. Yuva, insanın ruhunu toparladığı, dağınıklığını geride bıraktığı bir sığınaktır. Buna karşın, insanın içini daraltan mekânlar da vardır; orada zaman ağırlaşır, nefes kısalır, düşünce içe doğru çöker. İnsan, böyle mekânlarda yalnız kalabalıklaşır; sesler artar fakat azalır anlam. Mekân, bu hâliyle yalnızca barınılan bir alan değil, bir zemin olur insanın kaderine temas eden.

Bazı mekânlar ise terbiye eder insanı. Suskunluğa alıştırır, ağır yürümeyi, az konuşmayı öğretir. İnsanı kendi içine çağırır; tefekküre, hesaba. Bu mekânlarda insan, kendisiyle yüzleşir; fazlalıklarını fark eder, görür eksikliklerini. Buna karşılık bazı mekânlar da insanı tüketir. Gürültüsüyle, karmaşasıyla, bitmeyen hareketiyle ruhu örseler; insanı sürekli dışarıya çağırır, uzaklaştırır kendinden. Böyle mekânlarda insan, kendi iç sesini kaybeder, başkalarının sesleriyle yaşar. Bu yüzden insan her mekânda aynı insan olarak kalamaz. Mekân değiştikçe, insanın sabrı, tahammülü, hatta ahlâkı bile dönüşür.

Mekânla birlikte anlam kazanır zaman. Aynı saatler, farklı mekânlarda başka başka ağırlıklar taşır. Bir odada dakikalar ilerlemezken, bir sokakta yıllar bir anda silinip gidebilir. Beklenen bir haber, dar bir mekânda insanın omuzlarına çöker; geniş bir alanda ise daha katlanılabilir hâle gelir. Hatıralar bile mekânsaldır. İnsan geçmişini hatırlarken önce bir yer belirir zihninde: bir pencere önü, bir kapı eşiği, bir sokak lambasının altı. Hafıza, mekânın yardımıyla çalışır; mekân kaybolduğunda, hatıralar da silikleşir. Bu yönüyle mekân, insanın hatırlama biçimini tayin eden sessiz bir muhafızdır.

İnsan bazen bir mekânı terk eder; değişir şehirler, elden çıkar evler, geride kalır sokaklar. Fakat mekân, insanı kolay kolay terk etmez. Duvarların gölgesi, sokağın sesi, odanın kokusu insanın içinde yaşamaya devam eder. İnsan, başka bir yerde yürürken eski bir mekânın izini taşır; başka bir pencereden bakarken, hatırlar eski bir manzarayı. Mekân, insanın ruhuna bir iz bırakır; silinmeyen, derin, bazen de sızılı bir iz. Belki de bu yüzdendir ki insan, bir yerden ayrılırken aslında kendisinden bir parçayı orada bırakır.

Mekân, insanın varoluşuna eşlik eden suskun bir yoldaştır. Konuşmaz, fakat öğretir; görünmez, fakat hissedilir. Kaydeder insanın hâllerini, tanıklık eder dönüşümlerine. İnsan mekânı şekillendirdiğini sanırken, çoğu zaman şekillendirilir onun tarafından. Kullandığı eşyalar, yürüdüğü yollar, baktığı pencereler; hepsi yavaş yavaş sirayet eder insanın iç dünyasına. Belki de insanın asıl imtihanı, hangi mekânın içinde yaşadığı değil; hangi mekânın içinde “kim” olduğudur.

Bünyamin Yıldırım

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir