Modern Şiir Neden Anlaşılmıyor| Bünyamin Yıldırım Yazdı.
Modern şiirin anlaşılmadığından şikâyet edilir genelde. Bence asıl sorun, modern şiirin anlaşılmayı neden eskisi kadar kabul etmediğidir. Modern şiir kitabını açan okur, kendini bir sisin içinde hisseder. Kelimeler tanıdıktır ama yan yana gelişleri bir o kadar yabancılığa yol açar. Anlam, sanki bilerek geri çekilmiş, saklanmış, örtünmüş gibidir. Oysa mesele yalnızca şiirin kapalılığı da değildir. Belki de asıl husus, şiirin doğduğu çağın karmaşıklığıdır. Çünkü modern şiir, modern hayatın içinden seslenirken bir yandan da onun ötesine uzanır. Moderniteyle yaralanmış bir bilinç, postmodern yaşamın dağılmış aynasında çoğalmış bir sesin yankısıdır.
Okuruna bir yol gösterirdi geleneksel şiir. Ritmin düzeni, kafiyenin tekrarı, mazmunların alışıldık çağrışımları, anlamın sınırlarını belirlerdi. Okur -belki de bundan dolayıdır bocalamamız- şiire girdiğinde nereye basacağını bilirdi. Oysa modernite, şehirlerle kalmayıp anlam haritalarını da değiştirdi. Sanayi devrimiyle birlikte hızlanan zaman, kalabalıklaşan kentler, bireyin yalnızlığı ve yabancılaşması, şiirin diline de sirayet etti. Artık şiir, bir gül bahçesinden ziyade beton, cam ve çeliğin arasında sıkışmış bir gökyüzü parçasıydı. Bu dönüşümün edebiyattaki en belirgin karşılıklarından biri, modernist şiirin yükselişi oldu.
Batı’da modernist şiir denildiğinde akla gelen isimlerden biri olan T. S. Eliot, “Çorak Ülke” adlı kitabında parçalanmış bir dünyadan kalanların dilini kurar. Aynı şekilde Ezra Pound, şiiri bir imge yoğunluğu ve kültürel göndermeler ağı hâline getirerek okuru metnin içine davet eder ama bu davet bir misafirlik değildir. Türk şiirinde ise Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ındaki, “Şairin lisanı ‘nesir’ gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt bir lisandır” diyerek kapalılık vurgusunu, şiirin anlamdan çok sezgiye yaslanması gerektiğini savunur. Daha sonra “Balad”ın şairi İlhan Berk, dili neredeyse başlı başına bir varlık alanı olarak sözcükleri alışıldık bağlamlarından koparır. Bu isimler, yalnızca yeni bir şiir yazmamış, yeni bir okuma biçimi de talep etmişlerdir.
Modern şiirin anlaşılmamasının bir nedeni, dilin işlevinin değişmesidir. Geleneksel şiirde dil, bir anlamı taşır çoğu zaman. Modern şiirde ise dil, anlamı üretir, hatta bazen yerine geçer anlamın. Sözcükler, sözlükteki karşılıklarıyla yetinmez, birbirleriyle çarpışarak yeni çağrışımlar doğurur. Bir dize, doğrudan bir mesaj iletmek yerine, bir titreşim yaratmak ister okurun zihninde. Bu titreşimi yakalamak içinse sabır, dikkat ve çoğu zaman yeniden okuma gerekir. Modern hayatın hızına alışmış bir bilinç için bu yavaşlama, başlı başına bir zorluktur.
Modernite, insanı merkeze alırken aynı zamanda onu yalnızlaştırdı. Kalabalıklar içinde tek başına kaldı birey. Bu yalnızlık, şiirin öznesine de yansıdı. Artık şiirin sesi, ortak toplumsal duyguları temsil etmekten uzak; kırık, parçalı ve kendine inancını kaybetmiş bir bilincin sesidir. Bu bilinç, doğrusal bir anlatım kurmaz; sıçramalarla, kesintilerle, susuşlarla ilerler. Okur, bu kesintili yapının içinde bir bütünlük aradığında hayal kırıklığı yaşayabilir. Oysa modern şiir, bütünlüğün kaybını anlatır, parçalanmayı biçim olarak da üstlenir. Postmodern yaşam bu karmaşıklığı daha da derinleştirmiştir. Jean François Lyotard’ın “Postmodern Durum” adlı kitabında vurguladığı üzere, postmodern dönemin ayırt edici niteliği; insanlığı tek bir çatı altında toplamaya çalışan büyük anlatıların geçerliliğini yitirmesi ve bu sistemlere karşı genelleşmiş bir güvensizliğin oluşmasıdır. Şiir de bu şüphe ortamında şekillenir. Artık kesin hükümler veren, topluma rehberlik eden büyük anlatıların yerini parçalı ve göreli bir algı aldı. Hakikatin tek ve değişmez bir merkezinin olmadığı bir çağda, şiir de genellikle kesin hükümler vermekten kaçınır. İroni, metinlerarasılık, oyun, pastiş gibi unsurlar şiirin dokusuna karışır. Artık bir dize, hem kendisine hem de başka metinlere gönderme yapabilir. Okur, şiirin arkasındaki kültürel ağı da okumak zorundadır. Bu çok katmanlılık, şiiri zenginleştirirken aynı zamanda erişilmesi güç bir yapıya dönüştürür.
Modern şiirin anlaşılmadığına dair yakınmaların bir kısmı da okuma alışkanlıklarımızla ilgilidir. Günümüz insanı, görsel ve dijital bir dünyanın içinde yaşamaktadır. Hızlıdır bilgi akışı, metinler kısadır, parçalanmıştır dikkat süresi. Oysa modern şiir, çoğu zaman yoğun ve sıkıştırılmış bir dildir. Birkaç dizeye sığdırılmış bir düşünce, belki bir romanın sayfalarına yayılabilecek kadar geniştir. Bu yoğunluk, yüzeysel bir okuma ile açılmaz. Şiir, emek ister okurundan. Fakat modern hayat, emeğin en az tahammül edilen biçimlerinden birini, zihinsel emeği, giderek geri plana iter. Bütün bunlara rağmen, modern şiirin anlaşılmadığını söylemek belki de eksik bir yargıdır. Belki modern şiir, eski anlamda “anlaşılmak” istemez. O, açıklanmaktan ziyade deneyimlenmek ister. Bir tabloya bakar gibi, bir müzik parçasını dinler gibi yaklaşılmayı talep eder. Anlam, tek bir cümlede ele geçirilecek bir öz değildir. Şiirin içinde dolaşırken yavaş yavaş beliren bir gölgedir. Okur, bu gölgeyi yakalamaya çalıştıkça kendi iç dünyasıyla da karşılaşır. Çünkü modern şiir, salt dünyayla kalmaz, okurun bilincini de konu edinir.
Şiirin kapalılığı çoğu zaman bir dürüstlük biçimidir. Modern çağın dağılmış gerçekliğini basit ve pürüzsüz bir dille anlatmak, daha büyük bir yanılsama olurdu belki de. Parçalanmış bir dünyanın şiiri de parçalıdır. Gürültülü bir çağın şiiri, sessizliklerle konuşur. Belirsizliğin egemen olduğu bir zamanda şiir de kesinlikten kaçınır. Bu nedenle modern şiirin anlaşılmaması, biraz da çağın kendisinin anlaşılamamasıdır. Modern şiir, okuruna hazır anlamlar sunmaz; onu anlamın inşasına davet eder. Bu davet, kolay bir icabet değildir. Fakat belki de şiirin asıl gücü burada yatar: Anlaşılmak ve birlikte anlam aramak için yazılmış olması. Modern şiir, bir kapıyı ardına kadar açmaz, aralık bırakır. O aralıktan içeri bakmak, sabırla ve cesaretle mümkündür. Belki o zaman, “anlaşılmıyor” denilen şiirin, aslında çağımızın en sahici tanıklıklarından biri olduğu fark edilir.
Bünyamin Yıldırım
